
Geçen hafta elime bir reklam kataloğu geçiyor. İçindeki fotoğraflara bakakalıyorum. Fotoğrafların birinde alevler içinde yanan bir kız, poposundan kanlar fışkıran bir oyuncak tavşanın elinden blu cean‘ini kurtarmaya çalışıyor. Bir dakika ya, oluyorum. Kim çekmiş bu seksi fotoğrafları? Lensin arkasındaki o karanlık zihni merak etmeye başlıyorum. Kataloğun arkasında gene o ismi görüyorum: Şimşir Bakraç. Bir hafta sonra, expat’ların arabalarını bırakıp koşarak terk ettiği tarifsiz cennetimden, şu an okuduğunuz röportajı yapmak için uçakla dönerken aklımda belirli sorular dönüp duruyor. Neden, neden, neden?
Röportaj için evine gittiğimde exsprexsso‘mu kovboy çizmesinde servis ettiğini görünce bambaşka bir adamla karşı karşıya olduğumu anlıyorum. Önümde duran 34 numara çizmeye bakarak “Bu ilginçlik bana mı?” diyorum. “Hayır canım, ben böyle yaşıyorum. Duble isteseydin diğer tekini de getirecektim” diyor ve kendine özgü kahkahasını atıyor. Gülüyoruz. Öncelikle adam çok komik. Akıllı. Ne istediğini biliyor. Biraz aksi, biraz kaçık… Ama bunu öyle bir tatlılıkla yapıyor ki röflelerinizi yolacak gibi oluyorsunuz. Yaptığım hiç bir röportaja, tanıdığım hiç bir adama benzemiyordu. Bakalım siz de benim gibi hayran olacak mısınız?

“GÜZEL BİR KIZ BULMALIYIM”
Öncelikle.. Senin için internette deli/dahi diyorlar. Doğru mu?
Buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum, kendimi anlatmayı pek sevmem. Kuyruğunu sanata doğru sallamaktan hoşlanan bir şeytan olduğumu söyleyebilirim ama. Günün sonunda sadece fotoğraf çekmeyi seven sıcak bir pilicim.
Biraz başa alıyoruz: Nasıl başladı bu serüven?
Şimşir’in serüveni… Güzel soru. Kendimi bildim bileli rakınrol bir çocuktum. Kimsenin dediğini yapmazdım. 11 yaşındayken elime bir yerden eski bir Zenit makina geçti. Hani filmlerde oluyor ya, birden arkadan bir müzik çalmaya başlar. Makinayı elime aldığımda aynen böyle hissettim. “Biri,” dedim “bir güç, fotoğraf çekmemi istiyor. Şimdi güzel bir kız bulmalıyım.”
Buldun mu?
Buna cevap vermek istemem, karakterimde yok… Bir günüm onlarsız geçmiyor.
Karanlık bir hayalgücün var. Tecavüze uğrayan tavuk.. Kana bulanmış Serap Ezgü. Bunların hepsi portfolyonda olan şeyler. Allahaşkına, nerden aklına geliyor bunlar?
Ben fotoğrafta resimselliğe inanıyorum. İnsan aklı nemli bir zindan. Ne zaman rezalet bir metafor çıkacak, ne zaman karanlık bir fotoğraf… Bilinmez ki? Ve inan bana, fotoğrafın geleceği bu bahsettiğim resimsellik. Bak söylüyorum: On sene içinde yeryüzünde doğru düzgün fotoğraf diye bir şey kalmayacak. Sevindirici! Ustaları korkutmak istemem ama durum bu. İşin komiği de şu: Niyeyse bununla yüzleşmek istemiyor kimse. Şu an bu bayrağı taşıyan benim bildiğim bir ben varım, bir de 14 yaşında, canı sıkılmış İskandinav gençler. Öyle manidar ki. Bundan çıkarılacak mesajlar var ama anlamıyorlar. Anlayacaklar. Bir gün. Buna inanıyorum.
Ne yani, fotoğraf sanatını yıkacağını mı söylüyorsun Şimşir? Bu gördüklerimiz daha başlangıç mı? Bir çok ünlü fotoğrafçı senin fotoğraflarının yapay, kompozisyonlarının zayıf olduğunu filan söylüyorlar. Katıldığımdan değil tabii ki. Hatta bir tanesi demiş ki: “Biri bu çocuğu Allahın aşkına durdursun. Aynı fotoğrafı çekip duruyor.”
Her gün en az beş teklif aldığım gofret firmaları aynı şeyi düşünmüyor ama. Ya, onu kimin dediğini biliyorum. Ustamı kıracak, kendisine saygısızlık edecek değilim. Asiyim, duvarları yıkmaktan hoşlanıyorum diye hadsizlik etmem. Önünde eğilmesini bilirim yani.. Yalnız o bunak herif de çok konuşmasın, onu paket yaparım. Evde şirin baba gibi taytla gezdiğini hepimiz biliyoruz. Büyük Siyah Şimşir onu affetmeyecek. Beyaz adam gerçek yeteneği, son Doisneau fotoğrafı yandığında, son iyi sergi yıkıldığında anlayacak. Beyaz adam nankör ve rakınroldan anlamıyor.
Felsefen bu mu? 1996’den beri kızılderili referansı duymamıştım. Harikasın. Peki bu eleştiriler sana ne kadar değiyor?
Ben lensin arkasına geçtiğimde şov durur. Sesler durur. Orada sadece ben ve bir kova yapay kan vardır artık. Kimi zaman da, eğer şanslıysak, memelerini açmış yalvaran bir palyaço. (Burada izin isteyip not defterine bir şeyler karalıyor.) Bundan gerçek bir Şimşir Bakraç karesi çıkarmanın savaşını vermeyi seviyorum. Bunların bana değmesine izin versem çalışamam. Sana söylemiştim.. Bu, benim. ORKESTRA! MAESTRO! DAVULLAR ÇATLASIN! Böyle bir şey.

Tolga Karel’den Hakan Peker’e, Nez’den Tuğba Özay’a kadar Türk sanat dünyasına şekil veren isimleri daha önce hiç görülmedikleri pozlarda çektin. Modellerinle aran nasıl?
Benim frekansımda, kafamdaki resmin onda birini bile olsa görebilen, anlayabilen biriyse karşılıklı bir atışmaya dönüyor bütün çekim. İşte o zaman benden mutlusu yok. Tolga Karel’i bir gorille güreştirdiğimiz o meşhur çekim mesela. Tolga vizyonumu yakalamasaydı bu kadar harika olamazdı. O gorille bir başkalaşım geçirdiklerine şahit oldum: Birbirlerine gerçekten kızdılar, çamura bulandılar. Kareler çıktıktan sonra ise şakalaşan iki dosttular. Bu tarz bir etkileşimden bahsediyorum.
Pekiii. En önemli soru: Seks?
Özelime kimseyi sokmak istemem. Sonuçta insanların bakıp gördüğü ben değil, fotoğraflarım olsun istiyorum. Bu konuda konuşmak benim için bir hakaret. Bedensellik ise: Benim için çerez. Telefon defterim: Dolu. Layer’lar arasında gidip gelen sepia tonları. Siyah renk, kızılın üstünde gidip geliyor. Bu tatlı günahı canhıraş yaşıyorum.
Seks mi fotoğraf mı?
Seks, fotoğraf. (Burada gülümseyerek artık imzası haline gelmiş jestini yapıyor, ellerini bir kadraj şekline sokup “KLİK!” diye bağırıyor.)
Bir gün artık fotoğraf çekemem diye korkmuyor musun? O insanı nefessiz bırakan kareler artık senden çıkmayı bırakırsa bir B planın var mı?
Ben zaten C planında yaşıyorum. Sanatım da hayatım gibi yangın merdiveninde geçiyor. İnsanların girmeye korktuğu o acil çıkışlarda bir grup ruhuz aslında. Hepsinden bir kaç basamak üstte olmanın haklı gururunu ve yalnızlığını yaşıyorum. Evimi görüyorsun işte. Her zaman yan yol, son çıkış, farklı bir şerit. Bu kadar!
Kafasıyla işaret ettiği geniş odada koyu kırmızı bir IKEA koltuk, masa ve duvarda bir doldurulmuş geyik kafası var. Bu sarışın şeytanın ne demek istediğini o an çok iyi anlıyorum. Yargılasalar da, kınasalar da bu adam farklı. Röportajı sonlandırmadan ve ben o deli dolu mahzenden çıkmadan önce, bana burada adını veremeyeceğim yeni ve dinamik bir dergi için çektiği, henüz kimsenin görmediği fotoğraflarını gösteriyor. Şimşir Bakraç, dergi için Türkiye’nin en ünlü, en yetkin yazarlarından Tuna Kiremitçi‘yi çırılçıplak çekmiş. “Bu bir ilk” diyor bana kareleri açıklarken gülerek. “Tuna bayıldığım bir dostum. Umarım bu pozlardan sonra o da pornocu muamelesi görüyorum diye yakınmaya başlamaz. Bir model olarak çok değerli çünkü benim için.” diye de ekliyor. Bir ay sonra raflarda göreceğiniz fotoğraflardan birinde Kiremitçi kucağında en yakın dostu gitarıyla yeşil sümükler içinde horon tepiyor. Ağzım açık, bakakalıyorum. Vahşi bir güzellikle karşı karşıyayım. Bir türlü çözmeyi beceremediğim ama tam manasıyla hayran olduğum bu deli, uzaylı, antenli sanatçıyı en iyi açıklayan tamlamayı ise, dönüş yolunda her zaman yaptığım gibi yabancı dergi okurken bir başlıkta görüyorum: FOTOGRAPHERS STRIKE IN UNITED KINDO.
